Her geçen gün zenginleşiyoruz.

Hepimiz birer yatırımız.

Ailemizin bizi yetiştirirken yaptığı maddi-manevi yatırımdan başlayarak… Eğitim sistemimizi vergilerimizle fonluyoruz. İşimizi yaparken öğrendiklerimiz şirketin bize yaptığı yatırım.

Bizden deneyimli birinin verdiği önemli bir bilgi, onun bize yaptığı yatırım oluyor. Tek bir cümleyle bile. Tabii o da o deneyimi başka bir yatırımla kazanmış.

İşin ilginci, bir kez birinden bu yatırımı almayagörelim, asla o yatırımın öncesine dönmüyoruz. Yani sürekli birikiyor bu yatırımlar, gittikçe değerleniyoruz.

Çok da kanıksama eğilimindeyiz bunları. Yine, bir kez biri bu yatırımı bize yapıversin, hemen sahipleniyor, onu kendi birikimimizde özümsüyoruz. Yatırımı yapanı çoğu kez ya hiç, ya da kısa bir süre takdir ediyoruz.  (Sizi çok işinize yarayan bir iPhone uygulamasından  haberdar eden, ya da yolunuzu 10 dakika azaltan kestirme yolu size öğreten arkadaşınızı sık sık takdirle anmıyorsunuz değil mi? Ama size yaptığı yatırımdan, o uygulamayı her kullanmanızda, işe her gidişinizde faydalanıyorsunuz.)

Bana bu yazıyı yazdıran, son bir haftada yaşadığın TurkTechNet deneyimi oldu. Amerikalı yatırımcılara şirketimizle ilgili yapacağımız sunuma hazırlanırken, farklı insanların bakış açıları, birkaç gün içinde sunumun içeriğini olumlu yönde o kadar geliştirdi ki, ‘ne kadar çok kişiden görüş (yatırım) alırsam o kadar iyi’yi ilk defa bu kadar somut olarak gördüm.

Bu bir haftanın sonunda bu bilince ulaşmak, belki de uzun vadede birkaç milyon dolardan daha değerli olacak.

Siz kendi telefonunuza çıkar mıydınız?

Diyelim ki görünmezlik teknolojisini üreten bir mucitsiniz.

Aynı anda hem tüm yerli kanallar, hem de dünyanın en büyük haber ajansları röportaj için peşinize düşerdi. Bir günde katılabileceğiniz program sayısı belli. Hangilerine görüş verirdiniz?

Telefonunuz her gün sürekli çalardı. Yıllardır haber almadığınız arkadaşlarınızdan, ülkenin Cumhurbaşkanı’na, yüzlerce kişi. Hangilerinin telefonuna çıkardınız?

İş teklifleri, işbirliği teklifleri alırdınız. Anadolu’daki bir KOBİ’den, uluslararası yatırım fonlarına, teknoloji şirketlerine kadar. Hangisine satardınız?

İş hayatınızın başlangıcında siz yerli televizyon kanalısınız, Anadolu’daki KOBİ’siniz, çıkar peşindeki eski arkadaşsınız.

Müşteri ise alabileceği en iyi hizmeti, en iyi koşullarda elde etme arayışındaki mucit. Elbette diğerlerini tercih edecek. Teklifinizi dinlerse, şanslısınız.

Gençler kendilerini üzen, çaresiz hissettiren, umutlarını kıran durumları dile getirip, soruyorlar: ‘Görünmezliği bulan kişi telefonumuza çıkmıyor, bu teknoloji için çok para istiyor. Bu şartlarda nasıl kendi girişimimizi kurabiliriz?’

Bunu soruyorsanız, siz gerçek bir girişimci değil, konfor alanında yaşayan birisiniz. Kurmayın. Şartlar size uygun hale gelmeyecektir.

Yok, kuracağım derseniz, ‘Görünmezliği bulan siz olsaydınız, sizin telefonlarınıza çıkar mıydınız?’ sorusuna dürüstçe yanıt vermekle başlayabilirsiniz.

Olumlu insan olma oyunu.

Söylediğiniz her olumsuz sözün bir muhatabı var.

Facebook’ta alay ettiğiniz siyasi partinin kadroları…

Sigara molasında çekiştirdiğiniz patronunuz…

İsim vermeden Twitter’da eleştirdiğiniz arkadaşınız.

Beğenmediğiniz filmin yönetmeni, yazarı, oyuncuları.

Hizmetinden memnun kalmadığınız için blogunuzda isyan ettiğiniz şirketin kadroları. (Bunu ben de çok yaptım, sonradan sildim.)

O yüzden, her olumsuz söz, hedefe ulaşırsa biri(leri)ni, ulaşmazsa o söze şahit olanları, ya da yalnızca sizi etkiliyor.

Pek olumlu etkilediğini de söylemek mümkün değil herhalde, değil mi? Olumsuzluk saçmanın faydasını gören olmuş mudur?

Bu zamanla alışkanlık haline geliyor. Sizin gibi düşünenlerin desteğini kazanmanın kolay bir yolu. Ama o destek de gidişatı değiştirmiyor, yalnızca saflaşmaya yol açıyor. İşin kötüsü, başkaları da sizin için aynı şeyleri yapıyor. Kendinizi değiştiriyor musunuz?

O yüzden, her tür olumsuz ifadeyi sözlüğünüzden çıkarmanızı öneriyorum.

Aklınıza gelse de yazmayın. Kızsanız da söylemeyin. Görseniz de retweetlemeyin. Hiçbir tartışmanın tarafı olmayın. Beğenmediyseniz gündeminizden çıkarın, umursamayın.

‘Hemen çıkmazsak uçağı kaçıracağız’ yerine ‘Şimdi çıkarsak yetişebileceğiz’ deyin.

‘Çok kötü bir filmdi’ yerine ‘Bana hitap etmedi’ deyin.

Sayfayı çevirin, unfollow edin, kanalı değiştirin, başka tarafa bakın, başka şey düşünün, başkalarına odaklanın. Su kadar nötr olun. (Aikido yapın!)

Başta enerji harcayarak kendinize engel olmanız gerekecek. Zamanla bir oyun haline dönüşürse, zevkli oluyor. Bir süredir deniyorum, başardığım oranda daha huzurlu ve mutlu olduğumu hissediyorum. Baktınız uymadı, oyunu bıraktığınız anda eski halinize hemen dönebilirsiniz :)

Google Drive-Dropbox rekabeti üzerinden, ‘sıfırdan başlamak’ üzerine.

Kendisi de bir zamanlar bir startup olan Google, yine erişim ve fiyat avantajıyla Dropbox’a ciddi bir rakip oldu, Google Drive‘ı duyurdu. Hala Dropbox’ın bazı avantajları var, ama belli ki Google bu alandaki açığı kısa sürede kapatacak ve diğer Google ürünleriyle entegrasyon olanağı sayesinde öne geçecek.

Dropbox, şimdiye kadar hiçbir bulut uygulamasının yapamadığı senkronizasyon özelliklerini aynı anda tüm platformlara getirerek, ciddi bir disruption’a imza atmıştı. Şimdi bir devin gelip onu ezmesi, beni üzüyor. Disruption, kalıcı başarının yeter şartı değil. Her an ciddi bir rakip sizi oyun dışında bırakabilir, en iyi ihtimalle küçülmenize yol açabilir. Adil rekabet koşulları olduğu sürece, yapacak bir şey yok. Bunu öngörmek, dönüşmeyi sürdürmek, avantajlarınızı korumaya çalışmak durumundasınız.

Pek çok geleneksel iş alanında da rekabet artıyor, karlar sürekli düşüyor. Yeterince hızlı dönüşemez ve işinizi sürdüremeyecek duruma gelirseniz, yepyeni bir alana aynı heyecanla atılmaktan korkmayın.

Mehmet Emin Karamehmet’in, 90′lı yıllarda yaşadığı kriz sırasında bankalarını kaybettiği dönemde söylediği bir söz gözümün önünden gitmiyor. ‘Beynimi de alamazlar ya… Yeniden yaparım’ demişti. Yaptı da…

‘Onun bildiği, ama benim bilmediğim ne var?’ merakı…

Kimseye kızamazsınız diye bir yazı yazı yazmıştım. Özetle, ‘Maddi-manevi, sahip olmak istediğiniz şeyleri hak etmelisiniz. Kimse size durup dururken para, saygınlık, statü hediye etmez. Ve bunu yapmadığı için kimseye kızamazsınız’ diyordum.

Böyle yazınca ne kadar olağan bir şey olduğu daha kolay anlaşılıyor. Ama 20-30 yaş arası gençlerle sık sık iletişim halinde olunca, bunu ifade etmenin bir ihtiyaç olduğunu görüyorsunuz. Nitekim bu yazı bu yaş grubu tarafından çok tweetlendi ve olumlu tepkiler aldım.

Aynı yazıyı okuyan 40+ yaşındaki arkadaşım, ‘Bu yazıda bilinmeyen ne var ki?’ diye sordu. O bu yazıdakilerin farkına varalı çok olmuştu.

Bizden daha az deneyimli insanların bulunduğu pozisyona şaşarken, bizden deneyimlilerin de bizim için aynısını düşünebileceğini unutmamak lazım. ‘İyi bilmediğim şeyler olabilir’ bilinci genellikle faydalı.

1990′ların başındaki bir genel seçim öncesi, babamla bir taksiye binmiştik. Taksi şoförü babama ‘Hangi partiye oy vereceksin abi?’ diye sordu. Babam, söyledi. Şoför, ‘Bütün eğitimli abiler o partiye oy veriyor abi’ dedi.

Siyaset için söylemiyorum, ama genel olarak bu bakış bence çok olumlu ve geliştirici.

Akıllı insan aklını kullanır, daha akıllı insan, başkalarının aklını (deneyimini) da kullanır.

Yaş ile deneyim arasındaki bağlantıya arada bir değiniyorum.

Acı çekmeden, zorlanmadan başarılı olmanın yolu

Var, ama süreç ne kadar kolaysa, başarı da o kadar geçici. Şöyle:

TTNET’den Kaldıraç Etkisi’ne destek

Kitap ile ilgili gelişmeleri bazen kendi blogumdan, bazen de kaldiracetkisi.com‘dan duyuruyorum. Bugünkü resmi olmayan bir duyuru, o yüzden şu aşamada burada duyurmak daha uygun olacak.

TTNET, hem Yayın Yönetmenliğini sürdürdüğüm Tele.com.tr Dergisi’nde, hem de Botego’da yıllardır sosyal ve ticari ilişkilerimizin olduğu bir şirket. Genel Müdürü’nden takım üyelerine, pek çok tanıdığım, dostum var. Basın ilişkileri konusunda çok az görülecek duyarlılıkta ayrıntılara önem veren bir ekip. Kaldıraç Etkisi projesinin değerini artıracak bir destekçi arayışında, bu anlamda benim için değerli bir iş ortağı olacaklarını düşünerek, kapılarını çaldım.

Önerim çok sıcak bir karşılık buldu ve TTNET’in Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Programı‘na denk düşmesi nedeniyle, TTNET ölçeğinde bir şirketten beklenmeyecek bir hızla değerlendirildi. Ve sonuç olumlu çıktı. Bu program çerçevesinde, Kaldıraç Etkisi projesine katkıda bulunan girişimcilerin deneyimlerini, etkinliğin düzenlendiği 10 şehirde, toplam 72 şehirden gelen yüzlerce üniversite öğrencisiyle paylaşacağım.

Henüz işbirliğinin ayrıntıları netleşmeden, Adana’daki programa katılmıştım. Kararın onaylanması sonrasında ise bugün, Eskişehir’de, Anadolu Üniversitesi kampusunde, çeşitli şehirlerden gelen gençlerle buluştuk.

Etkinliğin sürprizi, Devrim Demirel‘in sabah Ankara’dan hasta haliyle yola düşüp, konuk olarak aramızda olmasıydı. Devrim’in varlığı bence etkinliğe büyük değer kattı ve çarpıcı yorumlarıyla, günün akılda kalan cümlelerini kurdu.

Eskişehir’de gördüğüm manzara, girişimcilik konusunda bana umut verdi. Öncelikle, salonu dolduran her genç bir şey üretme derdindeydi. Bu motivasyona paralel bir merakı ifade eden, çok yaratıcı sorular sordular, ve cevaplarımıza güzel yorumlar yaptılar. Etkinlik sonrası Devrim’le benim çevremi saran bu gençlerden önümüzdeki günlerde birkaç başarılı proje çıkacağından şüphem yok.

Bu yazı vesilesiyle, projeye destek olan TTNET ekibinden Genel Müdür Tahsin Yılmaz, Kurumsal İlişkiler Kıdemli Direktörü Feridun Alkan, Kurumsal İlişkiler Direktörü Lebin Ebru Çokişler, STK İlişkileri Müdürü Ceyhun Göcenoğlu, STK İlişkileri Uzmanı Belma Kılıç, Etkinlik ve Sponsorluk Yöneticisi Aytül Erinç ve Barış Kalan, Kurumsal Etkinlik Uzmanı Çiğdem Keskin, Basın İlişkileri Uzmanı Hilal Çakmak ve projenin arkasındaki diğer tüm isimlere, tüm proje paydaşları adına teşekkür ederim.

Bu konuyla ilgili sonraki duyuruları @kaldiracetkisi hesabından paylaşacağım.

Zenginleşme belgeseli bir romantik komediden çok, bir dram.

Çoğu insan onlarca milyonu olsun ister. (Henüz yaş itibariyle ‘değer üretme’ bilincine ulaşmamış olan üniversitelileri sunumuma çekmek için ilk slaytta ‘kaçınız zengin olmak ister?’ diye sorduğumda kalkan ellerin oranı %90′ı buluyor.)

‘Milyonlarınızı kendiniz kazanmayı mı, piyangodan çıkmasını mı tercih edersiniz?’ diye sorsam, -en azından benim çevremdeki- insanların çoğu kazanma seçeneğini tercih edecektir. Hak etme duygusu olmadan zenginliğin daha az anlamlı olduğu konusunda çoğu insanla mutabığız.

Onlarca milyonu olan birini düşünelim. Bu noktaya sıfırdan ulaşmış olsun. Milyonerliğe ulaşana kadarki  süreçte yıllarca yaşadıklarını 7/24 bir filme çekelim. Bu filmi hızlı gösterim tekniğiyle izleyelim. Biraz para biriktirsin, iş kursun, birikimi tükenmeden para kazanmaya başlasın, pazarlamayla, müşterileriyle, ekibiyle, mevzuatla, maliyeyle, hukukla ilgili yaşadığı her tür zorluğu içersin bu film. İşleri büyüdükçe, riskleri, yaşadığı sorunların boyutları da büyüsün. Milyonlar kazanırken bile ‘bu işleri bırakıp gitsem mi?’ diye düşündüğü anların geldiğini görüp şaşıralım.

Milyoner insanın, milyoner olmaktan kaynaklanan sorunlarının, milyoner olmaktan kaynaklanan mutluluklarını aştığını görelim. (Bilimsel bir araştırmaya göre, maddiyat ve şöhretin mutluluğa katkısı %10′muş. Mutlu olma halinin %40′ı genetik, %50′si ise aile, arkadaş ve sosyal çevre ile paylaşmak, onlara bir şeyler vermek)

İzleyicilerin çoğunun ‘bu kadar zor muymuş?’ deyip, piyango seçeneğinden bile vazgeçip, ‘azıcık aşım, kaygısız başım’ diyeceğinden eminim.

Bu yüzden, girişimcilik herkes için değil. Bu yüzden, başarmışken bile yetinmemeyi, ‘bırakıp gitsem mi?’ noktasına geldikten sonra bile bırakmamayı gerektiren nitelikler herkeste yok.

Bunun için üzülmeye gerek de yok. Varsa, zorluklara katlanmak sizin için ‘katlanmak’ değildir, yoksa, zaten altından kalkamayacağınız zorlukların altında ezilmemiş olursunuz :)

Udemy’de vereceğim dersle ilgili: Konu destek ve teşvikler

Her tür deneyimin paylaşılmasını, İnternet çağında bir sorumluluk olarak görüyorum. Kitap yazma motivasyonumun kaynağı da bu düşünce.

Bu çerçevede, daha önce hakkında Webrazzi’de üç yazı yazdığım destek-teşvikler konusunda, Udemy’de bir de sınıf açtım ve 8 Nisan Pazar günü 14:00′te deneyimlerimi paylaşacağım. Canlı yayın yapabileceğimi düşünüyordum ama Udemy şimdilik bu olanağı sağlamıyor, o yüzden video kaydı yayınlayacağım.

Webrazzi’deki yazılar şunlar:

Konu hakkında sorularınız varsa Cumartesi’den önce ekim at botego nokta com adresine gönderebilirsiniz, derste ele alırım.

‘Bu işyerinde biri sömürülüyor’ ihbarı

Geçtiğimiz ay bir ürün duyurduk. Gelen e-postaları analiz edip, içeriğine göre otomatik  olarak yanıt veren bir yazılım.  Özellikle e-ticaret firmalarına sıklıkla gelen ‘siparişim nerede?’, ‘ürünüm bozuk çıktı’, ‘kargoya verildi mi?’ gibi soruları, müşteri ve sipariş veritabanına bağlanıp, otomatik olarak yanıtlıyor.

Bu işi 7/24 yapan, temel versiyonu için aylık brüt 886 TL’lik bir bedel belirlediğimiz, ortalama 8 saniyede cevap veren yazılım için bir tanıtım konsepti düşündük. Buna göre, bu ürün neredeyse sömürülüyordu! Öyle ya, birini gece gündüz dur durak demeden, asgari ücretle çalıştırmanın adı başka ne olabilirdi? Bunu bu şekilde duyurduk.

Ama burasının Türkiye olduğunu, konuyu anlamayan işgüzar birinin bu nedenle bizi ihbar edebileceğini düşünmedik.

Az önce güvenlik aradı. Bu sabah memurlar gelmiş ve ihbarla ilgili inceleme yapmak üzere bizi aramışlar. Pazar günü bulamadıkları için de bir tutanak yazıp, kapıya bırakmışlar. Yarın işin aslını anlatmaya çalışacağız.

Sahi, devlet memurları 1 Nisan’da çalışıyor muydu?

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 52 other followers